2000 yılı Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir dönüm işareti çiziyor. Nasıl mı? Devletimizin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü, Üniter Devlet yapısı SEVR şartları çizgisine çekilmek isteniyor. AB'ye aday Devlet olmak için Yönetimin önüne konulan belgeler çerçevesinde bölücü sözcüğü, çizilmeye çalışılıyor.
Bu çizgi; Önce "Katılım Ortaklığı Belgesi", sonra; Birleşmiş Milletler Ana Anlaşması ekleri olan ve 35 yıldır imzalamayan, dahası imzadan çekinilen "Bireysel Siyasal ve Kültürel Haklar, Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi" ve "Helsinki Toplantısı, ile Kopenhag Kriterleri", belgeleri içeriğinde Politikacılarımızın bir kesimi ve Üst Düzey Bürokratlarınca Anayasamızın öndeki maddelerinin getirdiği yasak hükümleri karşısında dahi üniter yapıyı bozmayı amaçlayan demeçler ile yapılıyor.
Türk Halkının bu durumu hassas bir şekilde izlediğini bilmesine rağmen. son günlerde üst düzey amirlerine konuşma fırsatı getiriliyor. Başarılı olduğunu sanıyor ama gelecek günler ne kadar yanıldığını kendisine göstermekte gecikmeyecektir. Bu eylem içinde sonuçta düşünceler ile çelişkilerin çakıştığını görüyoruz.
Çünkü Devlet üniter yapısı itibariyle Büyük ATATÜRK'ÜN "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE" bileşke sözcüğünün içinde yer almıştır.
Oysa Anayasamızın 1, 2 ve 3. maddeleri Devlet şeklini açık bir tarzda çizmiş bulunmaktadır. Gene halen meri olan "Tevhidi Tetrisat Kanunu" işin bir başka yönü olarak neden görülmüyor?.
Dahası bu açık ve seçik kaidelere neden uyulmuyor?, uymayanlar hakkında neden bir işleme tevessül edilmiyor? sorusu büyükçe bir görüntü ile gündeme gelmesi mi bekleniyor?
1923 yılından sonra LOZAN Anlaşması ile yürürlüğe sokulan İnkılap Kanunları ele alındığında Devletlerarası imzalanan Anlaşmalar içinde nedendir bilinmez ama sakınca konularak imzalar atılmıyor. Aksine AB güdümüne girilerek aynen uygulama getirilmek isteniyor. Bu tavır Devletimizin Üniter yapısına uymadığı bilinmelidir. Bu hal ve tarz bilinip de bu imzalar atılıyorsa bazıları yanlış yapıldığını söylemek cesaretini neden gösteremiyor.
Tüm tavır ve tarzı ele alırsak eylemler ceza Kanunları nazarında da elbet inceleme konusu olacağı da açıktır.
Yanlışlıklar içinde yapılan hareketler gelecekte Devletimizi ne büyük bir riske sokacağı görmezlikten gelinmemelidir. Gönderilen ve imzalanan belge ve anlaşmalar (insan hakları, sınır uyuşmazlığı, Kıbrıs sorunu) derken bizler birde PKK'nın kirli düşüncelerini temiz göstererek (Kürt Televizyonu) düşüncesini ortaya koyarsak yıllarca yapılan uğraş ne işe yaramış oldu ki sorusu ile karşı karşıya kalınmaz mı?
Geçmişte!...5-6.11.1991 günleri "Yemin Çağdışı" ve "Milletvekili olarak Kürtçe Yemin istemi" eylemleri ne çabuk unutuldu. O günleri hatırlamak istemeyenler bir yana, ama hatırlarından hiç çıkarmayanlar Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Savaşında verdiği mücadeleyi hep gündemde olduğunu bilenlerdir. O gün verilen Politik tavizlerle değil midir ki? Otuz bini aşkın vatandaşımızın kanının dökülmesine neden olunmuştur. O durumun halen hesabı ödenmeden yeni bir taviz içinde görülenler AB'ye giriş için olsa da bir mazeret göstermeleri mümkün değildir.
Bakınız Yemin metnini okumaktan imtina etmeye kalkışan milletvekili kişiler kürsü de "BEN VE ARKADAŞLARIM BU METNİ ANAYASANIN BASKISI ALTINDA OKUYORUZ" demişlerdi. Şimdi bu gibi kişiler, hallerinde ve bir değişiklik mi yapacaklar ki Hükümet edenler Kürtçe Televizyon istemini olağan karşılamaya çalışıyorlar. Hayır öyle bir dönüş yapılacaklarını asla düşünmemeliyiz. Hatta ümit etmemeliyiz. hiçbir Türk İnsanı hele şehit ve gazi aileleri bu tür düşünceleri yaratmış kişileri asla kabul etmeyecekleri bilinmelidir. Gelecekte kullanılacak oylar kendileri gibi düşünen politikacılar olacağını şimdiden görür gibiyiz. Hükümet edenler bu durumu varsaymıyor Türk Halkının bu hareketi unutacağını sanıyorlarsa o gün yanıldıklarını anlayacaklardır.
Devlet yeni bir kaosa sokulmamalıdır. Hükümet edenler AB sevdalısı gibi işi başka yola çekmeye çalışmamalıdırlar.
Bilindiği gibi AB yolu içinde düşmanlar Türkiye Cumhuriyeti Devletini LOZAN'I silercesine Sevr şartlarının yeniden gündeme getirilmeye çalışılmaktadırlar. Hepimizin üzüleceği ve İstiklal savaşı öncesi olayların yeniden düşmanlarımızca yaratılabileceği akıldan hiç ama hiç çıkarılmamalıdır. Biz diyoruz ki; Düşünceler ortaya konulurken varolan çelişkiler de gündemde olmalıdır. Avrupa ile bir kap içine girmek istenirse üniter yapımız ve devlet çarkımız kırılmadan iş oluşturulmalıdır.
Zira Avrupa ortamındaki devletler Türkiye Cumhuriyeti Devletini dışlayamaz. Onlar bize muhtaçlar, ancak biz onlara taviz vermeden fikirler üreterek işi oluşturmalıyız.
Kürtçe Televizyon ayıpı neden kaynaklanıyor dersek, şu iki şart ve de çelişki gözden uzak tutulmamalıdır. İlki Üniter bir devlet yapımız, ikincisi de AB nin şartlarında azınlık denilen kürtler ve güneydoğu dediği bölünme önerisini getirecek olan varsayımlardır.
Çünkü Azınlıklar LOZAN anlaşmasında açıkça gösterilmişlerdir. Rumlar ve Ermeniler. Bu iki toplum dışında bir azınlık Türkiye'nin üniter yapısı içinde düşünülemez. Bugün Kürtçe Televizyon önerenler yarın hiç şüphe etmemelidir ki Federe sözcüğünü söyler hale gelebilirler.
Üniter yapıya ters düşen her şart çelişkiyi getirmekte gecikmeyeceği akıldan çıkarılmamalıdır. Devlet yapımız bir varsayımla hiçbir zaman bölünme noktasına sokulamaz. Zira Büyük ATATÜRK'ÜN çizgisindeki İlke ve İnkılaplar devletimizin sürekliliğini anlatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tavizler verilerek kurulmamıştır. "Büyük ATATÜRK önce; Vatan topraklarının nasıl korunacağını Çanakkale Meydan Savaşında sonra da bir vatan toprağı nasıl düşmandan kurtarılır konusunu İstiklal Savaşı ile göstermiş, Daha sonra da Bir Türk Devleti nasıl kurulacağını geliştirdiği ilke ve inkılaplar çerçevesinde Cihana öğretmiştir". Vatanımız topraklarının her parçasında Şehit ve gazilerimizin kanı vardır. Son yıllarda Devletimizin vatan hainlerinden Korunmasında da gene şehitlerimizin ve gazilerimizin kanı olduğu bunun özel bir göstergesidir.
Çünkü Anadolu ve Trakya Türkün Kanıyla sulanmış ve sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Türkün devleti ve milleti için ne tavizi ne de bölünmesi için bir yanlış hareketi olmayacağı bilinmelidir. Demeçlerdeki düşünceler çelişkilerden arındırılarak. Ondan sonra da Avrupa Topluluğuna girme ve de aday olma çizgisini çizmeliyiz. Devlet yönetimini üstlenen politikacılar devleti korumada acze düşmemelidir.
